2012/04/07

BASİT, SIRADAN ,ÖYLESİNE...

Bazen çok basit olsun istersin.
En basiti mümkünse..
Yazarken de düşünürken de..
Gördüğünle, duyduğunla yetinmek, arkasını düşünmemek..
Eş anlamlılarını hiç bilmemek sözcüklerin..
Aklına onlarca yıl tek bir soru bile gelmemesi, sormamak..
Dünyayı kendinle başlatmak ve kendinle sona erdirmek..
Aristotales, Darwin, Einstein, Tesla gibi isimleri hiç duymamış olmak..
Karşıt anlamlarını bile hiç bilmemek sözcüklerin..
Hiçbir şeyden anlamamak, olayları olduğu gibi kabullenmek..
Uçaklar nasıl uçar, gemiler nasıl yüzer ya da sıkı bir savaşta aslan mı yoksa fil mi galip gelir bunu hiç merak etmemek..
Unutmak..unutmak..
Aşık olmamak..aşık olunmamak..aşk nedir hiç öğrenmemek..
Daha yaşarken unutmak başına gelen her şeyi, varlığı, yokluğu..
Hiçliği sahiplenmek ama Nietzche'den bihaber olmak..
Özlememek, özlem duymamak, geride bırakmamak, geride kalmamak..
Yerçekimi varmış, çeksin.. doğum varmış, doğulsun.. ölüm varmış, ölünsün..şarkılar varmış çalınsın.. ayrılıklar varmış kopulsun.. kavuşmalar varmış olsun..
Bazen basitleşmek istersin, basitin içinde bir kum tanesinin zerresi kadar küçülmek ve gözden kaybolmak..
Çin'de bir pirinç tarlasında, Ege'de bir balıkçı köyünde, Alpler'de bir dağ kasabasında, Moğolistan bozkırlarında bir göçebe çadırı içinde, beyaz Rusya'da kayın ağaçları arasında...
Bunların herhangi birinde doğmuş, yaşamış ve ölmüş biri olmak...
Basit, sıradan, öylesine...
ALINTI

2012/04/02

Sözcüklerle Dans...

    "Sözcükler asi, uysal, renkli, soluk, yaramaz, çığırtkan ve sevecen olabilirler ama her zaman çok değişkendirler.. Taşıdıkları yalın anlamın ötesine geçip, bambaşka şeyler söyleyebiliyorlar, diziliş sıralarına göre farklı çağrışımlar yaratıyor, oturdukları yeri beğenmiyorlar bazen..Dikkat etmezsem susmaları gereken yerde sızlanıyorlar, onları kullanırken ince eleyip, sık dokuyorum, eğip, büküyor, kesip, biçiyorum.. Güldüklerini, ağladıklarını duyuyorum ama onlarla uğraşmaktan yılmıyorum. En başına buyruk sözcükler elimin altında, dilimin ucunda, beynimin içinde.. ama büsbütün ele geçiremiyorum onları... "
    Gerçekten de sözcükler birer ruh sahibidirler.. Bizler onları bazen öyle biraraya getiririz ki en derindeki duygularımızın tercumanı olurlar..bazen de seçtiğimiz tek bir sözcük sayfalar dolusu sözcüğe bedel olabilir.. Sözcükler hamursa eğer; isteğimiz şekli vermek bizim elimizde, neyi , nasıl ifade etmek istiyorsak sözcükler de birer hizmetkar misali buyruklarımızı beklemedeler... Gerisi artık bizim yaratıcılığımız :)       B. TEKMEN 

2011/12/17

MUDURNU'DA BİR PAZAR SABAHI.. (BOLU)

   Sabah saatlerinde Mudurnu'ya indiğimizde tuhaf bir merak içindeydim. Nicedir sadece tavukçuluk sektörüyle adını duymuş olduğum bu küçük ama sevimli ilçeyi gezmek için sabırsızlanıyordum. İlçenin merkezine geldiğimizde insanı adeta evinde gibi hissettiren sıcacık, misafirperver Mudurnu sakinleri bizi karşılıyor. Öyle sanıyorum ki bizden önce de çekim yapmak için gelen bazı gruplar olmuş ve ilçe halkı böyle durumlara gayet alışık hatta hem bizi yönlendiriyorlar hem de kare kare poz veriyorlar, öylesine sıcak insanlar yani...İlçede ilk gittiğimiz yer Mudurnu'ya hakim bir yüksekliğe kurulmuş eski bir saat kulesi. Bu saat kulesi  Anadolu’da yapılan saatlerin ilklerindenmiş. 1890–1891 yıllarında önce ahşap olarak inşa edilen kule, 1900 yılındaki büyük yangın sırasında yanıp kül olmuş. 1905 yılında Mudurnu Kalesi’nden sökülen taşlar ile Mudurnu hapishanesindeki mahkumlara yaptırılan kuleye bir Türk demirci ustasının yaptığı saat takılmış. Kule, 1963-1964 yıllarında yeniden yanmış ve tekrar onarılmış. 

Hava çok yumuşaktı  fakat yoğun bir sis vardı Mudurnu'da. Saat kulesine arkanızı verip, şehri dağların arasından sisler içinde izlemenin de keyfi farklıydı doğrusu.. Kulenin olduğu tepeden  Mudurnu'nun tarihi ve doğal güzelliklerini keşfedip, fotoğraflamak için aşağıya iniyoruz ve bizi aşağıda bir tarih ve insan manzaraları bekliyor..Mudurnu'nun tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Çeşitli medeniyetlerin ilk yerleşim yeridir. Anadolu'nun Türkleşmesinde büyük rol oynamıştır. İlçe tarihi ve kültürel değerlerle çevrilidir. Yeşilin ayrı bir yeri vardır. Camileri, türbeleri ve eski evleri ile bir açık hava müzesini andırmaktadır. İnsanlarının sıcakkanlılığı, oyalarının inceliği ve zerafeti, tavuğu, helvası ile tanınmaktadır.El yazımı eserlerde ilçenin belirlenen ilk ismi "Moderna" dır. Kasabanın ilk kuruluş yeri, doğusunda bulunan Hisar Tepesidir. Bursa Tekfurunun kızı Moderna adına buraya bir kale yaptırılmış ve kasaba buradan genişlemiş.  Moderna ismi daha sonra Matarni, Mundrena, ve Mudurlu gibi değişikliklere uğramış.


Mudurnu'ya geldiğinizde pazarlarda veya sokak aralarında becerikli, yaratıcı ve çalışkan Mudurnu kadınlarına rastlıyorsunuz. Mudurnu eski yapıların sıklıkla yer aldığı, tarihi bir şehirdir. Bu otantik şehirde cumartesi günleri kurulan pazar şehrin tarihi yapısı ile bütünlük arzetmektedir.  Bu Pazarların en önemli özelliği, kadınların ürettikleri  yoğurt, reçel, tarhana, makarna,kanlıca mantarı, bomba fasulye, ekşimik peyniri, saray helvası, .ve pek çok farklı gıda maddelerinin ilçeyi gezmeye gelenlerin çok ilgisini çekmesi..Mudurnu'daki geziniz hafta sonuna denk gelirse bu pazar ilginizi çekecektir..


 Mudurnu'ya gidip de "Demirciler Çarşısı'na" uğrayıp, halkın binbir zorlukla yaşatmaya çalıştığı zanaatları, el işçiliğini görmeden ayrılırsanız eksik kalırsınız.. Biz de öyle yapıyoruz ve Çarşının girişinde yandaki fotğrafta gördüğünüz yılların yorgunluğu yüzündeki her çizgiye yansımış bir amca karşılıyor bizi ve başlıyor hayat hikayesini anlatmaya.. Onu hem dinliyor hem de bir kaç kare fotoğrafını almaya çalışıyoruz, bir insanın hayat hikayesi öyle sığar mı 3-5 dakikaya..
Demirciler Çarşısı eski özeliğini kaybetmiş olsa da, birkaç kişinin çabalarıyla; Mudurnu el sanatlarını yine de sunacaktır size. Halk arasında  “pat pat soba “ olarak tabir edilen sac sobaları, bakır ibrikleri, mangalları, maltızları, sinileri( bakır tepsi), zincirleri, cezveleri, bakır sahanları, nal, keser, kazma, kürek, kullep, bel ve daha pek çok ürünleri burada görebilirsiniz. Makineleşen çağa adeta kafa tutan, zanaatını zar zor yaşatmaya çalışan demirci esnafının yaptıklarında; onların mesleki bilgisini, görgüsünü, ustalığını hemen sezebilirsiniz..


Demirciler Çarşısı'nda makineleşen çağa adeta direnen bir demirci ustası..
Mudurnu'yu Mudurnu yapan tarihi mekanlardan biri de "Mudurnu Meydan Kahvesi".. Kahvenin önünde sohbet edenler, kasabaya gelen yabancıları güler yüzle karşılıyor ve bizleri içinde sıcacık sobanın yandığı kahvenin içine davet ediyorlar.. Bizler de hem yorulmuş olmanın hem de üşümüş olmanın verdiği rehavetle kendimizi büyük bir mutlulukla içeri atıyoruz. 








Sobanın çıtırtıları ve hemen ikram edilen sıcacık tavşan kanı çaylara Mudurnu insanının sıcaklığını da eklersek ısınmamanız için hiç bir neden kalmıyor zaten..Ben de bu sıcaklığın etkisiyle çay içen kahve sakinlerinden birinin fotoğrafını çekiyorum o da hiç itiraz etmiyor hemen de poz veriyor:)
Karadeniz'in en güzel yerlerinden biri olan Mudurnu, tarih kokan daracık  sokakları ve tarihi evleri, yemyeşil bitki dokusu, kaplıcaları,ve kalesiyle, gerçekten görülmeye değer yerlerden biri...  Beyapazarı ve Safranbolı evlerini andırıyor..


Elbette Mudurnu'yu bir günde gezmek zor, öğreniyoruz ki Mudurnu'nun gezecek daha çok tarihi ve doğal güzellikleri varmış; dili olsa Osmanlı'nın anılarından bahsedeck konakları, camileri, Mudurnu Kalesi, kasabaya yakın irili  ufaklı göller... Fakat havanın erken karardığını hesaba katacak olursak gezimiz maalesef bu şirin meydan kahvesinde nihayetleniyor. Günbatımında bu insanın içini ısıtan, tarih kokan, şirin kasabadan güzel izlenimler ve yüzümüzde günün yorgunluğuna eşlik eden hafif bir tebessümle otobüsümüze biniyor ve yaklaşık 3 saatlik yolu bu minval üzere katediyoruz...


                                       MUDURNU'DA BİR GÜN





                                  
                                        
                                                                             


                                                                     

2011/11/17

KASIMDA SONBAHAR BAŞKADIR.. (Yalova)

SONBAHAR SENFONİSİ

Bir sonbahar günü
Yemyeşil ormanların arasında
Kaybolmuş gidiyorum meçhule
Ağaçlar kızıla boyanmış
Yapraklar sarıya..
Sonbahar senfonisi
Dudaklarımda..
Kaybolmuş gidiyorum vuslata
Ağaçlar kızıla boyanmış
Yapraklar sarıya..
SONER KESKİN
ADIM SONBAHAR
Nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar
Attila İlhan—









   SONBAHAR
 Her ilkbahar yeşerir yapraklar
 dallarda
Sevgi ile sarılır tüm ağaca
Sonbahar gelsin istemez
 yapraklar
Bilirler sonbaharı,
Sonbahar ayrılıktır,
özlemdir,hasrettir

Hep kalmak isterler dallarda
 ayrılmaksızın
Tıpkı bize benzerler yapraklar
Ben sensizliği nasıl istemezsem
 yapraklarda
Bilirler sonbaharı,
Sonbahar ayrılıktır,özlemdir hasrettir...
HERDEM A.                                                                                                                                      
                                                                                                                                                          
Açma kapıyı ya da aç kapıyı! Anlatacaklarım var; daha sana şikâyetler edeceğim yazdan kalmış pişmanlıklarımdan.
Uzun uzun çalardık kapısını sonbaharın istemeden… İsteyerek… Beklerdi işte sessiz nefessiz kapı arkasında; içinde kazanmış ve vazgeçilmez olmanın haklı gururu ve bekletmenin tatlı ızdırabı.’Açılsın ve başlasın ne başlayacaksa!’ dediğimiz anlarda açılır kapı Eylül sonbaharın vefalı kızıydı bizse hayırsız çocukları…
(EYLÜL’E SERENAD’ DAN)
DERYA ARSLAN















2011/10/15

BALAT (İstanbul)

Arkadaşımla Balat sokaklarında dolaşmaya başladıktan sonra garip bir hayranlık duygusuna kapılıyoruz. Kendimizi bir zaman tünelinden geçmiş gibi hissediyoruz adeta.. Sokak aralarında parketmiş birkaç modern arabanın dışında milenyumda olduğunuzu hissettiren başka bir şey yok Balat sokaklarında.. Semte girişte sizi şirin ama küçük bir cafe karşılıyor, dekoruna eşlik eden tarihi evler cafeyi ayrı bir çekici kılıyor. Burda kahve içmeden gezmeye başlamayalım diyoruz ve bol köpüklü kahvemizi içerken birazdan gezip, gotoğraflarını çekmeye başlayacağımız sokakların büyülü ve nostaljik havasını hayale dalıyoruz..

Sokakları gezmeye başladıkça ilk dikkatimizi çeken her sokak arasını adeta rengarenk bir kolye gibi süsleyen çamaşırlar.. Yandaki fotoğrafta Balat semtinin tarihi dokusuyla fakir bir yerleşim yerinin oldukça tezat görüntüsüne şahit oluyorsunuz.. 

İstanbul'un en eski semtlerinden biri olan Balat, Haliç'in güney kıyılarında Fener ve Ayvansaray arasında yer alır. Coğrafi konumu, tarihsel özellikleri, demografik yapısı itibariyle Tarihi Yarımada içinde önemli bir yeri olan Balat, Bizans'tan günümüze kozmopolit kültürüyle dikkat çekicidir.
Balat, havaalanına çok yakın olduğu için her beş dakikada bir havalanan uçakları yakından görmeniz mümkün.. Eee tabi bu görüntüye şahit olup da deklanşöre basmamak olmaz:)



Balat'ın tarihi, özellikle Musevi mahallesi olarak Bizanslılara kadar dayanmaktadır. Osmanlılar döneminde de Yahudi yerleşmesi olan Balat; mimari yapısı, içinde bulunan kilise ve sinagogları, esnafı, hamamı ve çarşısıyla sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan İstanbul'un yaşayan semtlerinin başında gelmiştir.
 Balat sokaklarını gezerken görüyoruz ki İstanbul'un dağı taşı tarih ve insan bu tarihi, gezmeye, belgelemeye nereden başlayacağını bilemiyor. İşte tarihi Balat semti de bunlardan biri ve her sokak arası ayrı bir hayat;  her ev, her cumba ayrı bir yaşanmışlığın göstergesi...                                                                                             
Balat, mutlaka gezilip görülmesi gereken bir diyar. İlkçağın ezgilerini, Ortaçağın Bizans'ını, Fatih'in bıraktığı izleri hissedebiliyorsunuz. Sokakları adım adım dolaşılarak gidilmesi, bu tarihi dokuyu içinize sindirmenize yardımcı olacaktır. Mimari ve sokak aralarındaki çocuklar, insan manzaraları benim gibi fotoğraf tutkunlarının hemen dikkatini çekecektir..



Balat'da sokak aralarında tarifsiz bir sıcaklık hissediyorsunuz.Bir çok dizinin bu mekanlarda çekiliyor olması, bunun yanında fotoğrafçıların uğrak yeri olması Balat halkını kameralara aşina hale getirmiş. Kimse fotoğrafının çekilmesinden rahatsız olmuyor, rahatsız olmak bir yana poz bile veriyorlar. Çoğu, çekilen dizilerde figuranlık bile yapmış. Mahalledeki sıcaklığı cumba kenarlarına oturmuş sohbet eden kadınların gülümseyen bakışlarından anlayabiliyorsunuz. Bize de bunu ölümsüzleştirmek kalıyor doğal olarak..

Balat'da mimari açıdan ilginç evlere rastlamak mümkün. Evlerin tek pencerelik cumbaları, gökkuşağı gibi renkleri, sokak aralarına gerilen çamaşırlar, kasabı, bakkalı, ve pencerelerden bakan kadınlarıyla Balat şirin, küçük bir mahalle havasına bürünmüş..Tarih boyunca ağırlıklı olarak Musevilerin, özellikle de "Sefaradim" diye adlandırılan İspanyol Musevileri'nin yaşadığı bir merkez olarak bilinen Balat  Musevilerin dışında Rumlar, Ermeniler ve Türkler de burda yaşamışlardır. Semtte yaşayan bu dört ayrı grubun dinsel ve kültürel izleri Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin küçük birer örneği olarak karşımıza çıkar.
Bu tarihi semt bugün ise Türkler'in yoğunlukta olduğu fakir bir yerleşim bölgesi durumunda. Semtte bugün için azınlık nüfusa rastlamak pek mümkün değil. Eskiden Rum, Ermeni ve Musevilerin yaşadığı ve üç katlı cumbalı evlerde hala ayakta ancak pek çoğu bakımsız. Son dönemlerde ise yapılan restorasyon çalışmaları ile Balart gibi sanat merkezlerine dönüştürülüyor. Balat'ı karış karış gezdikten sonra yorgunluğumuzu yine aynı yerde kahve içerek atıyoruz ve Galata Köprüsü'nde balığımızı günbatımını izleyerek yemek üzere Balat'dan büyülenmiş şekilde uzaklaşıyoruz..



Veeee günün yorgunluğu haliç manzarasında çıtır çıtır kızarmış istavrit ve kalamarları yiyerek atılıyor, çektiğimiz fotoğraflar, şahit olduğumuz tarihi doku, içine girdiğimiz ve hala büyüsünden çıkamadığımız zaman tüneli günbatımında başlıca sohbet konumuz.. Tam güneş batarken makinemi alıyor, arkama dönüp, deklanşöre basıyorum ve altta gördüğünüz o muhteşem kare ölümsüzleşiyor.. Her anıyla unutulmaz bir gündü bizim için...

BALAT SOKAKLARINDA ÇOCUK OLMAK..


                                                                              










                                                                      
                                                                          
                                                                        
                                                                           

2011/06/20

PERİLER DİYARI KAPADOKYA (NEVŞEHİR)


Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu'nun da önemli kavşaklarından biridir.


İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hrıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuş. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi putperestlerin zulmünden kaçan Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.

Masalsı görüntüsü ve eşsiz doğasıyla Dünya'nın en büyüleyici atmosferlerinden birine sahip Nevşehir, insanlık tarihi boyunca çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapmıştır.
Peribacaları gibi ilginç jeolojik yapısının yanı sıra, kayalara oyulan yerleşim yerleri ender doğal ve kültürel merkezlerdendir.
Farklı büyüklükteki yer altı yerleşimleri daha çok yumuşak tüfün aşağıya doğru derinlemesine oyulmasıyla inşa edilmiştir. Kapadokya Bölgesi, geçmişte sık sık çeşitli saldırılara maruz kaldığından, bu şehirlerin yapılış amacı, daha çok tehlike anında halkın geçici olarak sığınmasını sağlamaktı






















Kapadokya'yı kaplayan yumuşak tüfün kolayca oyulabilmesinden dolayı kayada yaşam biçimi nesiller boyunca devam etmiş, daha sonraki yüzyıllarda inzivaya çekilen keşişler için uygun bir ibadet yeri olmuştur.

Kapadokya’nın eşsiz emsalsiz manzarasını hayranlıkla seyreden turistler, doğa harikası peri bacalarının en güzel izlendiği Göreme – Uçhisar arasındaki seyirliklerin ve satış yerlerinin olduğu yerde “Çakma” bir Dilek Ağacı icat etmişler. Bu Türk icadı çakma dilek ağacına yerli – yabancı turistler peçete bağlayarak dilek tutuyorlar. Şimdilik iyi gibi görünse de ilerleyen zamanlarda orasının bir türbeye dönüşeceği kaçınılmaz gözüküyor. Tabiki ben de bu dilek ağacına bir peçete bağlayarak geleneği bozmadım:) Bu dilek ağacının hemen yanında üzerine muhtelif ebatlarda sağlam veya kırık testilerin yerleştirildiği ilginç bir ağaç daha var turistlerin ilgisini çeken...
Söylenceye göre Göreme’nin Peri Bacaları’nda insanlarla periler bir arada yaşamıştır.Periler her konuda insanlara yardımcı olurlar,düğünlerde saz söz eğlence her şey yapılır,eğlencelerde üzüm şirasının içine girip,insanları sarhoş ederler.Nerede şenlik,eğlence varsa orada periler insanların hizmetindedir. Böyle yaşayıp giderken insan padişahının oğlu,Peri Padişahının kızına sevdalanır.İnsanlar derin derin düşünür "Periler çoluk çocuğumuzun arasına karışırsa halimiz ne olur?" diye kaygılanırlar.sonunda perilere savaş açarlar.Avcı kılığında perilerin yaşadığı kayalara saldırırlar.Birer güvercin olup uçan periler o gün bu gündür,buralardaki sayısız güvercinlikte yaşamlarını sürdürmektedir..
KAPADOKYA'DAN İNSAN FOTOĞRAFLARI