Trabzon - Sümela arasındaki 43 km'lik yolu yeşilin binbir tonunu görerek tamamlıyoruz ve Manastırın olduğu bölgeye yani Altındere Vadisi Milli Parkı'na giriyoruz, girişte arabanız için 15 tl ödüyorsunuz. Manastıra araba yolunu kullanarak da gidebilirsiniz.ancak biz yürüyerek patika bir yoldan gitmeyi tercih ediyoruz. fakat biraz uzun..
Nihayet yolun sonunda büyük heybetli yapısıyla Sümela Manastırı görünüyor.Sırtımda çantam yarım saattir tepeye tırmanan ben birden yorgunluğumu unutup, bu gizemli yapının büyüsüne kaptırıveriyorum kendimi..
Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atinalı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler. Rüyalarında Meryem'in bebek İsa'yı kollarında tuttuğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp, birbirlerine gördükleri rüyaları anlatmışlar.ve ilk kilisenin temelini atmışlar.
Ancak manastırın dışına bakıp,içini de aynı oranda büyük zannedenler yanılabilirler, içeride sadece 1-2 mağara, şapel, ve avlu var.duvarlardaki freskler maalesef kurşun izleri ve çiziklerle dolu. Tüm bunları bir kenara bırakıp, manastırın içinden dışarıya baktığımızda Karadeniz'in yeşilin binbir tonunu barındıran,yüksek çamlarla örülü, sisli dağlarını seyre daldığınızda o an her şeye deyiyor..
Sümela Manastırı'ndaki gezimizi tamamladıktan sonra o zorlukla çıktığımız patika yolu kolaylıkla iniveriyoruz.,karnımız acıkmış ve aşağıda birbirinden güzel yöresel yemekleri tatmak için sabırsızlanıyoruz. Menümüzde ızgara köfte, mıhlama ve kaygana var.
Mıhlama Karadeniz'de kuymak olarak da biliniyor.Bol tereyağında mısır unu ve Trabzon peyniriyle yapılan kuymağın tadı hiçbirinde yok.
Batıda krep diye bilinen kaygana ise ince ve az yağlı yapıldığı sürece lezzetli oluyor, içine maydanoz, dereotu gibi yeşillikler katarak da zenginleştirilebiliyor.Yolunuz Trabzon'a düşerse yemeden dönmeyin, benden söylemesi:)
İlk günün yorgunluğunu akşam dinlenerek attıktan sonra 2. gün rotamız Uzungöl ve aynı yolun tepelerindeki yaylalar. Çaykara üzerinden Uzungöl'e geçiyoruz. Yollar gayet düzgün, asfaltlanmış, zihnimde suya düşmüş iki minare silüetinin hayaliyle yolculuğu tamamlıyorum bu kareyi mutlaka ben de fotoğraflamalıyım diyorum ve aşağıdaki kareyi ölümsüzleştiriyorum.. veee Uzungöl'ün kalbine varıyoruz. Araplar buraya cennet diyormuş haksız da sayılmazlar; pırıl pırıl bir güneş, yeşilin her tonuna boyanmış bir dağ ve göl manzarasıyla sizi kıcaklıyor Uzungöl adeta..
Manzaraya daha iyi hakim olmak için daha da yükseğe çıkıyoruz ve çıktıkça çam ağaçlarının arasından göl ve cami manzarası daha büyüleyici bir hal alıyor sanki..Dağların yüksekliği,vadinin derinliği ve gölün güzelliği insanı büyülüyor..
Uzungöl'ü arkamızda bırakarak,daha da yükseğe çıkıyoruz ve çıktıkça yeşiilin büyüleyici güzelliği, dağların arasından akıp,giden dereler, temiz hava daha da belirginleşiyor.Yol boyunca köyler, buralarda çalışan insanlar var, insanlar genelde sıcakkanlı, objektiflere gülümsüyorlar hatta poz bile veriyorlar fakat bazıları da adeta kaçıyor, deklanşöre basacağım sırada yüzler çevriliyor başka yöne..
Daha da yükseğe çıkınca sis iyiden iyiye hissettiriyor kendini hatta görüş mesafesinin sıfır olduğu noktaya bile geldik. Sürülerini otlatan yayla kadınlarını sıkça görmek mümkün. Buralarda bu tip işler genelde kadınlara düşüyor,erkekler daha çok odun kesmek gibi işlerle uğraşıyorlarmış..
Daha da yükseğe çıktığınızda yeterli oksijen olmadığından ağaç göremezsiniz. Yaylalarda alabildiğine yeşil, masmavi gökyüzü ve tertemiz,berrak dereleriyle kendinizi bir cennette sanmanız hiç de zor değil. Günlük yaşamın koşturmacasını, endişeleri, umutsuzlukları, kırgınlıkları ve nice olumsuzluğu bir kenara bırakıp,yeşilin,mavinin, sessizliğin içindeki kuş ve su sesinin içinde kaybolup, tertemiz havayı içinize çektiğinizde ne demek istediğimi galiba daha iyi anlayacaksınız..
Gezimizin 3. gününde Trabzon'un merkezini gezip, Boztepe'den güneşin batışını seyretmeyi planlıyoruz. Trabzon şehir merkezi çok büyük ve gelişmiş. Karadeniz Teknik Üniversitesi maddi manevi şehrin değerini daha da artırıyor. Büyük caddelere girdiğinizde Avrupa şehirlerinden birinde hissediyorsunuz kendinizi.. İlk durağımız denize tepeden bakan Ayasofya Müzesi..
Günümüzde müze olarak kullanılan Trabzon Ayasofya Kilisesi Trabzon İmparatorluğu krallarından 1. Manuel zamanında inşa edilmiş, Fatih Sultan Mehmet'in 1461 yılında Trabzon'u fethini takiben yapı camiye çevrilmiş. Ayasofya, yüzyıllar boyu şehri ziyarete gelen seyyah ve araştırmacıların ilgisini çekmiş.İçeriye girdiğinizde çok büyük olmasa da yüksek tavanlarıyla, kabartma ve fresklerle tarihin en derin köşelerinden mütavazı bir mimariyle haykırıyor Ayasofya Müzesi..
Müzenin girişi 5 tl. Girişte birer tanıtım broşürü alıyoruz. Müzeden çıktıktan sonra hemen yan tarafta bulunan kır kahvesini andıran hoş bir bahçe var, orda kahvelerimizi yudumlarken bu broşürü okuyorum, içerdeyken pek dikkatli bakmamışım ama yazıldığına göre duvar ve tavanlardaki resim ve süslemelerde İncil'den alınan konular canlandırılmış; örneğin Adem ile Havva'nın yaratılışı, cennette yaşayışları, kovuluşları, yasak elma vs. Ben bunları okurken arkadaşım hemen yanımız, yerden en az 1,5 metre yükseklikte 4 sütun üzerine yapılan kulübe tarzı küçük yapı hakkında bilgi veriyor. Adı serendermiş. Karadeniz köy ve yaylalarında yiyecekleri uzun süreli saklamak için yapılmış, bir nevi kiler yani. Sütünların üstündeki tekerleğe benzer yuvarlak nesneleri soruyorum, "onlar da fare tırmanmasın diye yapılmış" diyor. Serender öyle estetik ve şirin duruyor ki evlerimizdeki sevimsiz buzdolaplarını düşünmeden edemiyorum o an.. İsmi de çok hoş: SERENDER..
Günün sonunda Boztepe'ye çıkıyoruz. Burası İstanbul'daki Piyer Loti Kahvesine çok benziyor. Akşam üstleri daha da kalabalık. Trabzon'u kuşbakışı seyrederken taze çaylarınızı yudumlamak müthiş bir şey ha bir de uçsuz bucaksızmış gibi görünen Karadeniz'i seyre dalmak...
Çayınızı bardakla getirmiyorlar semaver istiyorsunuz kişi sayısına göre. Şehrin balkonu niteliğinde olan Boztepe mavi ve yeşilin buluşum noktası. Bu nefis manzarayı özellikle gün batımında seyretmek için mutlaka Boztepe'ye uğramalısınız. Anlatmakla olmuyor, yaşamak gerek:)
Aslında Karadeniz'de gezilecek o kadar çok yer var ki fakat zamanımız kısıtlı olduğu için gezemediğimiz yerleri başka zamana bırakıyoruz ve kalan son iki günümüzü Ayder Yaylası'nda doğayla başbaşa geçirmeye karar veriyoruz.
Karadeniz'in insanları mayıs oldu mu yaylalara çıkarlarmış.Kaç binli yıllara uzanduğını aslında bilmediğimiz, ancak hayal edebileceğimiz bir kökü ifade ediyor yaylaya çıkmak. İşte bu nedenle oralara gitsek de pek çoğumuzun zorlukla hissedebileceği bir şey yaylalı olmak..
Ayder'e geldiğimizde hemen kalacağımız otele yerleşiyoruz. Adı: OBERJ. Dağ evi demekmiş. Gerçekten de iki katlı ahşap dağ manzaralı çok hoş bir otel.
Ayder yaylası da diğer tüm Karadeniz yaylaları gibi dünyanın giderek daha fazla birbirine benzemeye başladığı yeni binyılda geçmişten gelen ve tadı yaşandıkça fark edilen; günümüz modern yaşamına göre daha otantik, doğulu ve kuşatıcı..Ayder yaylası bir yayla olrak tanımlansa da öğrendiğimize göre aslında bir mezra. Mezralar yaylalardan daha alçakta bulunan, yaz başında ve yaylalardan dönerken konaklanılan bir ara basamak yerleşme yeri..
Otelimize yerleştikten sonra ben fotoğraf makinemi alıp, yaylayı keşfe çıkıyorum. Hafta sonu olduğu için yaylada şenlik var. Bo alanlar ana baba günü. Horon tepiliyor, tulum çalınıyor, ortam gayet keyifli:)
Rengarenk kır çiçekleri, dağ çayırları ile kaplı olan Ayder yaylasının çevresi genellikle ladin türü çam ağaçlarıyla kaplı fakat çoğu zaman sislerle kaplı oluyor ki tadına doyulmaz bir seyir sunuyor sizlere..
.jpg)


Teşekkür ederim, selamlar..
YanıtlaSil